BM Sözleşmesi ile Kadınları Şiddetten Korumak

BM Sözleşmesi ile Kadınları Şiddetten Korumak

İşkence ve diğer zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı muamelelere veya cezalara karşı en kapsamlı uluslarası anlaşma olarak karşımıza BM Sözleşmesi çıkıyor. Sözleşme, hak sahiplerinden “her” ve “his” terimleriyle bahsederek, işkence ve diğer kötü muameleden korunmanın erkek ve kadınlara eşit olarak uygulanmasını sağlıyor. Bununla birlikte İşkenceye Karşı Sözleşme’deki hükümlerin farklı biçimlerde uygulanmasının, eşit bir şekilde şiddeti önleme, hak sahibini koruma, aktif başvuru yoluna erişim ve rehabilitasyon da dahil olmak üzere tazminat talep eden kadınlara izin vermediğini gösteriyor. Bu tutarsızlık özellikle evde, iş yerinde ve sokaktaki kadını gün geçtikçe daha zor durumda bırakıyor. Uluslararası insan hakları hukuku, işkence ve diğer kötü muamele konularına cinsiyet perspektifine göre ayrı ayrı bakılma ihtiyacını kabul etmiş, bu konudaki çalışmalarını ve çözümlerini günümüze kadar da geliştirerek ortaya koymuştur. İşkence ya da diğer kötü muamelelerin ortadan kaldırılmasıyla ilgili olarak yalnızca uluslararası düzeyde yasal olarak bağlayıcı bir araç olan İşkenceye Karşı Sözleşmesi’nde yer alan işkencenin ya da diğer kötü muamelenin hangi anlama geldiğinin ve bu kavramların sınırlarının ne olduğunun iyice anlaşılması ve bu yönde bir uygulamaya gidilmesi uluslararası bir boyutta olup sosyal hayat için de çok önemlidir.

 

Cinsiyet, işkence ve diğer kötü muamelelerin uygulanma şekli, bunun meydana geldiği durumlar, sonuçları, yasal, tıbbi ve sosyal durumun mevcudiyeti üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. BM’nin bu konudaki çalışmaları, kadınlara ve kızlara işkence etme durumunun genellikle cinsel bir saik ile vuku bulduğunu bizlere gösteriyor. Erkekler de cinsel işkenceye maruz kalıyorlar, ancak kadınlar ve kızlar tecavüz, tecavüz tehditleri ve diğer cinsel şiddet biçimleriyle orantısız bir şekilde hedefleniyor. Dünyanın büyük bir kesiminde işkence mağduru kadınlar, şikayet veya tazminat talebinde bulundukları zaman büyük engellerle karşı karşıya kalıyorlar. Ailenin ve toplumun “onurunu” korumanın kadınların sorumluluğunda olduğu toplumlarda, kadınlara ve kızlara yönelik bir cinsel şiddet olgusunun bulunması ve hak sahibi mağdur kadının adalet arayıp tazminat istemesi durumunda kadınlar ve kızlar, evlerinden veya topluluklarından çıkarılmakla tehdit edilebiliyor, ağır damgalanma veya daha kötü durumlarla karşı karşıya kalabiliyor, öldürülme dahil, daha fazla şiddet riski altında bulunabiliyor.

 

Birçok devlet, olayın şiddet olduğu davalarda cinsiyete duyarlı bir şekilde yargılama imkanına sahip değil. Ayrıca bu devletlerin yasaları ve mahkeme kuralları, cinsel şiddet mağdurlarının özel ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde ve biçimde değil. Sonuç olarak, kadınlar ve kızlar sık ​​sık işkenceyi veya diğer kötü muameleleri bildirmekten ve adalet aramaktan kaçınmakta isteksiz, diğer bir deyişle umutsuzlar. Bu şekilde, kadın ve kızlara işkence yapmak çoğu zaman farkedilmez ve failler herhangi bir ceza almadan aramızda dolaşmaya devam ederler. İşkenceye Karşı Sözleşme kapsamında erkekler ve kadınların geleneksel olarak korunma şeklindeki farkların en önemli sebebi, tarihsel olarak, işkencenin ortak anlayışının, doğrudan devlet aktörlerinin elinde olması, şiddet ve aşağılanmaya değinmesidir; kadınlar ve kızlara yönelik şiddet genellikle devlet dışı aktörler tarafından meydana getirilir.

 

Son zamanlardaki kadına yönelik şiddete son verme çalışmalarındaki gelişmeler, insan hakları hukukunun vurgusunu, tecavüz ve diğer cinsel istismarı, insan ticareti ve aile içi şiddet biçimlerini içeren kamusal ve özel bölünmelerle sonuçlanan kadınlara yönelik bu sorunun konusunu iyice genişletti. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşmenin (“CEDAW Sözleşmesi”) 1979’da kabul edilmesi ve 1992’de Kadınlara Yönelik Şiddete İlişkin Genel Tavsiye Kararı ve Kadınlara yönelik şiddet, 19 No’lu Genel Tavsiye’nin güncellenmesi ileriye yönelik belirleyici adımlar oldu. Ancak 21. Yüzyılın ortalarına doğru yol alırken hukukçuların, siyasetçilerin ve her dünya vatandaşının bu konuda hassasiyet göstererek ellerinden geleni yapmaya devam etmeleri gerektiği de reddedilemez bir zorunluluktur.

 

Kadın haklarının ‘ihtisaslaşmış bir dalı’ oluşturulması en azından kısmen, kadın haklarının ve kadın hakları kurumlarının marjinalleştirilmesi ve bölümlere ayrılması, bunların ana insan hakları hukuku çervesinde sisteme dahil edilmesi, kadınların haklarının bu durumda güçlendiği anlamına geliyordu. Genel anlamda, insan hakları ihlallerinin BM “genel” antlaşma organları tarafından ele alınmasına ve kadına karşı şiddetin önlenmesi için insan hakları ihlallerinin İnsan Hakları Komitesi tarafından ele alınmasına hala devam edilmektedir. CEDAW Sözleşmesi, kadınların insan haklarını güvence altına almak için çok önemli bir araç olsa da, diğer insan hakları anlaşmalarının güçlü yönlerinden yararlanmak da aynı derecede önemlidir. Ayrıca, cinsiyetin çoğu kez diğer kimlik özellikleriyle kesişmesi sebebiyle, kadınların farklı insan hakları ihlalleri ile de sık sık karşı karşıya kaldıklarını kabul etmek önemlidir. Bu ortaklıklar arasında yaş, etnik köken, ulusal köken ve din gibi özellikler yer almaktadır. Dolayısıyla, insan hakları organlarının genel olarak kadın ve kızların karşılaştıkları çoklu ayrımcılık biçimlerinin yanı sıra ihtiyaçlarının karmaşıklığını daha iyi anlamasını sağlayan bir yaklaşım olan, hukukun geliştirilmesinde cinsiyet ve kesişimsel bir yaklaşım kullanması zorunludur.

 

Ocak 2008’de Özel Raportör Manfred Nowak , işkence ve diğer zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya ilişkin , toplumsal cinsiyet perspektifinden geniş bir rapor yayımladı. Raportör, toplumsal alanda cinsiyete dayalı 3 şiddet türüne yoğunlaştı: aile içi şiddet, kadın sünneti ve insan kaçakçılığı. Bu konulardaki mücadelelerde devletin özel aktörlere karşı başarısız olması kendisine dolaylı olarak sorumluluk yüklemektedir. ”2016 yılında, işkence ve diğer zalimane, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele veya cezaya ilişkin toplumsal cinsiyet bakış açılarıyla ilgili raporunda işkence Özel Raportörü Juan Méndez BM Dokümanı A / HRC / 31/57): “Devletler, önleme, durdurma, yaptırma veya mağdurlara tazminat verme konusunda özenli davranmadıklarında özel aktörlerin davranışlarından kendileri sorumludur.’’  şeklinde özetlemiştir.

 

Yukarıdaki durumlar, işkenceyi veya diğer kötü muamele biçimlerini ortadan kaldırmayı amaçlayan önemli bir yargı yetkisi geliştiren uluslararası ve bölgesel insan hakları kuruluşları arasındaki sinerjiyi göstermektedir. Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi, en son Linda Loaiza López ve Diğerleri / Venezüella davasıyla ilgili kararında da dahil olmak üzere, kadınlara karşı şiddet davalarında işkence yasağının ihlal edilmesinden sorumlu olan devletleri bulmaya ve sorumlu tutmaya yönelik karar vermiştir.

Author: Oğuzhan Sarıbülbül

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir