Crossing the Bridge , ”The Sound of Istanbul”

Konfüçyüs der ki: ”Gittiğiniz bir yerdeki kültürü, derinlikleri, sığlıkları anlamak için o ülkenin müziğini dinleyin.’’ ile başlıyor Fatih Akın’ın 72 milletin geçtiği köprü olarak nitelendirilen , zıtların şehri denilen İstanbul’u , İstanbul’un sanatını, sokağı ve yeraltı müziğini saf gerçeklikle, öz ruhuyla Alexander Hacke’nin ağzından anlattığı ‘’The Sound of Istanbul’’. Fransa’da 58. Cannes Film Festivali’nde Feature Films Out Competition kısmında seyre sunulmuş olan bu yapıt doğu-batı harmanını, ‘Avrupalı olmaya çalışmak ancak doğuya açık olmak ve doğudan hiçbir şekilde kopamamak’ olarak nitelendiriyor. Bir bölümde doğu müziği enstrümanı olan darbukanın batı ritmiyle (9-8’lik) çalınmasına da yer veriliyor. Günümüzde gitarist olan Alexander Hacke İstanbul’a basçı olarak geliyor ve müziğini bu yolla inşa etme düşüncesine giriyor. Hatta o zamanın yeraltı grubu olan Baba Zula’nın kapısından dönüyor.

 

İstanbul’un kalabalıklığından, kaos içinde oluşundan ve bünyesindeki insanların kendi halindeliğinden bahsedilen bölümde Seattle’da müzik yapmaya başlayan ve birkaç sene sonra yolu İstanbul’a düşecek olan Duman grubunun solisti Kaan Tangöze anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor, elinde sigarasıyla ‘’Beyoğlu’nun eskiden girilmeyen, sakat insanların bulunduğu bir yer olduğunu belirtirken Duman, Babylon’da İstanbul parçasını çalıyor ve ‘’Bu şehir erkeği sever, kadını döver , kanımızı emer ,bu şehir için ölmeye değer.’’ sözleriyle o zamanki toplum ve İstanbul eleştirisini yapmış bulunuyor.

 

Didaktik ve sadelikle ağırlıklı olarak 90’ların müziği ve hayatı anlatılıyor. O dönemde aykırı müzik yapamazsın deniliyor ve aykırılık,bayağılık inşa edenler dışlanıyor. Ünlü rapçi Ceza’nın babası, oğlu ilkokuldayken rap müziğiyle tanışıyor ve başlarda kendisine tuhaf geliyor. Çünkü kendisi bambaşka bir kültürle büyümüş olup, Eric Clapton, Jimi Hendrix gibi isimlere ve onların müziğine aşina oluyor. Babası bunları anlatırken Ceza’nın yüzündeki ifadeden çocukluğunda bu karmaşa içinde neler düşündüğü ve hangi durumlarla karşılaştığı tahmin edilebiliyor. Buna karşın gençler özellikle 93’te Barkın Ergin ve Orçun Baştürk tarafından kurulan , 98’de Selçuk Artut ve 2000’de Erden Özer Yalçınkaya’nın katılımlarıyla genişleyen Replikas, Erkin Koray’ı örnek alarak daha farklı yapıda müzik ortaya koymak için çaba sarf ediyor. Erkin Koray’ı ‘Kafamızı Açan Adam’ olarak niteliyorlar. Erkin Koray da uzun süre boyunca rock ve müziğin daha farklı işlenmesi konusunda kendisini yalnız görüyor, gençlere ilham olduğu ve onlara yol gösterdiği için gayet memnun olduğunu belirtiyor. Ayrıca Safiye Ayla, Cem Karaca, Barış Manço, Zeki Müren ve Tanju Okan gibi isimlere yer veriliyor, derinlikle anılıyorlar.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Bir bölümde yaşları 15, 19, 21 olan, sokaklarda klarnet çalıp, okula gitmeyen, ailelerine müzik aracılığıyla bakmak zorunda olan , hayatlarını sanatla idame ettiren üç gence yer veriliyor. Hak ettiklerine ulaşamadıkları ve bu toplumda hiçbir zaman ulaşamayacakları gerçeği, umutsuzluğu gözler önüne seriliyor. Başka bir yeraltı müziği sanatçısı, sokağın hemzemin olduğu için insanları birleştirdiğini, insanlar hangi sınıftan olursa olsun sokakta yürürlerken aynı olduğundan bahsediyor. Hayatını sokaklarda ve kaldırımlarda idame ettiren sanatçının ‘Taş taştır,oraya kafanı koyduğun zaman anlarsın taşın taş olduğunu.’ yakınışı hepimizin dışarıda yürürken ve sokak havasını solarken onları göz ardı etmememiz gerektiğini, bunu hak etmediklerini bizlere tekrar hatırlatıyor. Bunun dışında sokaklarda insanlara kendilerini ifade etme arzusunun anlaşılmadığından şikayetçi olan bir diğer sanatçı Siya Siyabend, müziği dünyayı değiştirmek için oyuncaklardan sadece bir tanesi olarak görüyor. Siyabend, şu satırlarla eleştirisini yapıyor :

‘’Hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar

Hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar

Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar

Onlardan değilsen sana zalim derler, onlara aldırma Hayyam’’

 

Anlatım yavaşlıyor, bizler Candan Erçetin’den ‘’Bu Şehir’’ parçasına odaklanıyoruz. İstanbul’un insana tuzak kurduğundan ,insanı uzak kıldığından, insanı hayli yorduğundan ve hep kandırdığından bahsediyor Candan Erçetin. Biz bu yakınışları dinlerken diğer yandan İstanbul’dan enstantaneleri, manzaraları, şehrin havasını ve karışıklık içinde bulunuşunu insanların güneş gözlüklerine yansımalarıyla takip ettiriyor bize Fatih Akın. Ardından mütevazi müzik dükkanlarını seyrederken vitrindeki tabeladan Müzeyyen Senar’ın yok sattığını görüyoruz. Hava kararıyor , son yavaş yavaş geliyor. Sona yaklaşırken Sezen Aksu’nun İstanbul Hatırası’nı dinliyor, aynı zamanda karanlık, buğulu ve hüzünlü sokaklarını, halkı ve halkın bu devasa şehirle boğuşmasını izliyoruz. Halkın içine karışmış, sokaklarda gezinen Alman Alexander Hacke yine karşımıza çıkıyor. Yolcu gibi görünüyor. Giderken kendine şunları söylüyor : ”Ayrılık vakti. Bu şehri anlayamadım. Tek bir şeyden eminim. İstanbul’a ve İstanbul’un müziğine aşık olmuştum…”

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Author: Oğuzhan Sarıbülbül

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir