Sinema’nın İcadı & Tarihsel Gelişimi

Son yüzyılın en önemli eğlence aracı şüphesiz ki sinemadır. Günümüz insanının birlikte ağladığı, derdini paylaştığı, öfkesini dindirdiği ve coşkusuna ortak olduğu bir dostu haline gelmiş sinema sadece 124 yıl önce keşfedilmiştir. Son yüzyıl içindeyse belki de en hızlı yayılan ve artık ceplerimizde taşıyabilir hale getirilmiş bir icat oluvermiştir. 20. ve 21. asır insanın vazgeçilmez bir eğlence aracı olan sinema nasıl icat edildi ve nasıl gelişti, gelin hep birlikte bakalım!

Paul Valery, Eflatun’un mağarasını karanlık bir odaya çevirmiştir; hatta “Mağaranın penceresi küçük bir delik haline konulsa ve perde vazifesi güren duvara da hassas bir maddeden bir tabaka sürülse, Eflatun mağarasının duvarını banyo etmek suretiyle muazzam bir film elde ederdi” fikrini ortaya atan da odur. Demek oluyor ki, fikirler âleminde karanlık odayı Eflatun’a kadar götürmek mümkündür; zaten daha ileri de gitmek mümkündür, çünkü karanlık oda, menşeini ve bünyesini insan gözünde bulmaktadır.

Tabi sinemayı keşfetmeden önce keşfedilmesi gereken pek çok şey olmuştur. Karanlık oda, sihirli fener, ışığı yönlendirecek tabaka ve nihayet fotoğrafın icadı… Tabi ilk fotoğraf makinesinde pozlamalar 6-8 saat sürmüştür. Fakat sinemada ihtiyacımız olan saliselik pozlamalar olacaktır.  Fox-Talbot poz müddetini üç saniyeye indirmiş; 1871 de R. L. Maddox poz müddetini saniyenin yüzde birine düşürmüş ve nihayet 1884 de George Eastman filmi kullanmış ve 1887’de film yapmıştır. Bu suretle sinemanın üç unsuru elde edilmiştir: Birincisi fotoğraf makinesi, ikincisi instantane film, üçüncüsü de sihirli fener izleme fikri.

Sinemanın meydana gelmesi için artık bir tek unsur eksiktir: Hareket. Tabi bunun en büyük ilham kaynağını da gözdeki hayalin devamlılığı olmuştur. Joseph Plateau adında Brükselli bir fizikçi, 1828’de phenakisticope denen bir aletle hareketin yeniden terkibini yapmağa muvaffak olmuştur. Emile Reynaud, 1877’de bir zootrope yapmış ve hareketim yeniden terkibini yansıtmayı başarmıştır. 

Bu süreçlerin ardından sinemayı icat etme şerefi, kardeşi Auguste’le beraber 1 Şubat 1895’de icadını bitirdiği ve 13 Şubat günü ruhsatiyesini aldığı sinematoğrafık fotoğrafların elde edilmesine ve gösterilmesine yarayan aletin sahibi Louis Lumiere’e düşmektedir.

İlk sinematoğrafik gösteri, 22 Mart 1895 de Milli Sanayii Teşvik Cemiyeti’nin binasında yapılmıştır; ilk gösterilen filmde Lumiere Fabrikası İşçilerinin Çıkışı adındaki film olmuştur. Ücretli olan bu gösteri 25 kişi tarafından izlenmiştir. Ne senaryoları ne de yöneticileri olmayan bu filmler, Trenin Ciotat İstasyonu’na Girişi, Bahçesini Sulayan Bahçıvan, Deniz Kıyısında Bir Banyo Sahnesi gibi belgeseller ile günlük hayattan sahneler saptayan filmler Bebeğin Öğle Yemeği, Piguet Partisi vb. aktüalite filmler olarak devam etmiştir.

Lumiere sinematoğrafı icat etmiştir ancak Melies ise sinemayı bir izleme mevzusu olarak ortaya atmıştır. Melies’in Sinema filmleri imalathanesi olan Stor Film adında ilk sinema üretim müessesesi kurmuştur. Bu stüdyonun bazı yerleri modern stüdyolara benzemektedir; sahneleri, madeni tesisatı, büyük pencereleri, projektörleri, film çekmek için uygun bir odası bile vardır.

Filmin tiyatro gibi bir izleme mevzuu olabileceğini düşünen halka bu zevki aşılayan Melies olmuştur. Filmle alakadar olmaya başladığı sırada Kendi Kendini Sulayan Bahçıvan filmi çıkmıştır. Bunun da o devirde bol bol çıkan bir ilmi icat olduğu sanılmıştır. Melies bunu gerek vasıtaları ve gerekse tekniği bakımından tiyatrodan farklı bir hale koymuştur. Bir tesadüf eseri olarak sinema hilesini de keşfetmiştir; Opera meydanında bir gün film çekilirken makine bozulmuş; Melies makineyi tamir etmiş; fakat film perdeye aksettiği zaman erkekler, kadın ve tramvaylar da cenaze arabası olarak görülmüştür.  Bu hileler seyirciler için büyük bir eğlence kaynağı olmuştur. Bu sayede, sinemanın en büyük hilelerinden biri olan açı ortaya çıkmıştır. 1895’den 1914’e kadar Melies birçoğu 700 metreden fazla olan 4000 film çevirmiştir. O sıralarda en uzun film 20 ile 30 metredir. Arzdan Aya Seyahat en meşhur filmlerinden biridir. Bütün dünyayı hayret içinde bırakmıştır.

Melies sinemayı bir izleme haline koyup ona efsanevi bir ahenk vermiş; Griffith ise bugün sinematografik ifade dediğimiz D. W. Griffith bütün kanunları şu iki filmde tespit edilmiştir: The Birth of a Nation (1915) ve Intolarence (1916). Böylelikle Hollywood kurulmuştur.  Aslında şair ve yazar olan Griffith, 1908’de sinemanın tesirine kapılmıştır. Nihayet 100 kadar film yaptıktan sonra 1915’de kendisini göstermiş; Thomas Dixon’nun bir romanından ilham alarak Bir Milletin Doğuşu filmini çekmiştir. Bu filmden 20 sene sonra Rüzgâr Gibi Geçti filmiyle de göreceğiz ki hiç kimse hiçbir yazarın romanını bu kadar güzel canlandıramamıştır. Filmlerdeki ahenk ve mevzu, halkın gözleri önünde harbin feci sahnelerini öyle canlandırmıştır ki Bir Milletin Doğuşu filmi yeni yeni isyanlar meydana getirmiştir. Buradan da anlaşılıyor ki Griffith, sinemayı halka kabul ettirebilen adam olmuştur ve bu sebeple de Hollywood’un babası olarak anılmaya başlanmıştır.

1919’da Griffith, Charlie Chaplin, Fairbanks ve Mary Pickford’la Artistler Birliği’ni kurmuştur. Bu birlik 1928’e kadar film çıkarmışsa da, meydana getirdiği asıl film, 1919’da Kırık Zambak olmuştur. Bu film sayesinde Lilian Gish büyük bir şöhret kazanmıştır.

Griffith’den sonra Amerikan sinemasının ufkunda Thomas Harper İnce adının yükselmiştir. Bu zat bize Kovboy-Western filmlerinin zevkini vermiştir. Bu gibi filmlerin meydana çıkması sinema sektöründe 1914’den itibaren büyük bir hadise olarak karşılanmıştır. Bu çeşit filmlerin birincisi La Fugitive(Kaçan Kadın)’dır. Burada William S. Hart, Enid Markey ve S. C. Smithbirlikte oynamıştır. Diğer Western filmlerinde olduğu gibi bu filmde de Colorado manzaraları, gölge ve tuzaklarla dolu ormanlar, sessiz sadasız çiftlikler, vahşi atların dolaştığı vadiler, serseri hayvan sürüleri dolu çayırlar gözümüzün önünde canlandırılır.

1915 senesinde sinema sahasındaki verim bütün tahminlerin üstüne çıkmıştır. 1915 ile 1918 arasında Mack Sennett yükselmiş; Griffith’in idaresinde aktörlükle işe başlmış, bir sürü komik filmden sonra 1917 de Mickey’i çevirmiş; bu filmde ince ve ahenkli bir mizah göze çarpmıştır. Mack Sennett, Ben Turpin gibi bir şaşıyı, Fatty gibi bir şişkoyu, Busten Keaton gibi hareketsiz bir komiği ve nihayet bize sinema sektörünün en hakiki heyecanlarını tattıran Charlie Chaplin’i keşfetmiştir. Savaş sonunda First National, Charlie Chaplin’in ilk filmini göstermiş ve halkın gülme isteğini keşfetmiştir.

Sanat ve edebiyatın, sinemayı medeniyetin sonu olarak itham eden sesi kısıldıktan sonra sinema bütün istikrarıyla sürmekteydi ve “yedinci sanatın” doğduğunu kanıtlanmıştır. Savaştan sonra 1927’ye kadar yüksek film imalatı hiç ümit edilmeyecek bir şekilde çoğalmıştır ve sessiz sinemanın altın çağı başlamıştır. Sessiz filmin en meşhur filmi, Apocalypse’in Dört Süvarisi olmuştur. Filmin sinema sektöründe meydana getirdiği netice, Rodolfo Valentino ile yıldız sisteminin kuruluşu olmuş ve Valentino milyonlarca kadın seyircinin mabudu olmuştur. Bu farkındalık ile birlikte Hollywood kendi starlarını bir bir seyircinin sevgine sunarak çalışmalara başlamıştır. Fakat kısa bir süre sonra sinemada diyalog ve sesin görüntüyle senkronize edilebilir hale gelmesiyle sessiz sinema devri yavaş yavaş kapanmaya başlamıştır. Sessiz sinemanın altın çocukları Charlie Chaplin ve Rodolfo Valentino ise bu yeni icatın tamamen karşısında durmuş hatta adeta savaş açmışlardır. Charlie Chaplin devamlı bir surette sesli sinema hakkındaki fikirlerinde ısrar etmiş; sinema yeni tekniğine inanmak istememiş ve Cirque adında sessiz bir film çevirmiştir. Fakat ne yazık ki sesi duyan seyirci Charlie Chaplin olmasına rağmen filme rağbet göstermemiştir.

1927 sonbaharının ortalarına doğru sesli sözlü (bilhassa şarkılı) bir film gösterilmiş: Bu film Warner Bros ve Vitaphone stüdyolarından çıkmıştır. Başrolü oynayan sönük bir müzik hol şarkıcısı olan Al Jolson’du. Tabi bu yeni teknikte giderilmesi imkânsız güçlükler vardır: Stüdyoların teknik bakımdan hazırlamak, salonların ses tekniklerinin ayarlamak ve nihayet seyircilerin zevkine göre film çevirmektir. Sesli sinema, seyircilerin zevkinin gürültüye doğru meylettiğini fark etmiştir; halk gürültü istemiş; yerinden kaldırılan bir sandalye sesinin, hareket eden bir trenin sesine benzemesi ona vız gelmiş; filmciler de halkın zevkini memnuniyetle yerine getirmiştir. Stüdyoları gürültüyle, homurtularla, müzikle ve nihayet şarkı ile doldurmuşlardır. Şarkıları filme alma imkânı bulduklarında film yapımcıları birkaç yıldızın güzel şarkılar söylemesine destek olmuşlardır. Sesli sinema, 1895-1900 sıralarında sinema ne ise o olmuştur. Merakı çeken bir hadise halini almıştır. 2. Dünya Savaşı dönemi ve sonrasında ise sinemanın yükselişi durdurulamaz bir şekilde artmış ve katlanarak büyümüştür.  Bununla birlikte Hollywood bugünkü yerini almıştır.

Sinemanın gelişimi ve sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişini daha iyi anlamak isteyenler için 2011 yapımı The Artist filmini önerebiliriz. Sinemayla kalın! İyi ki doğdun sinema!

Author: kooplog

kooplog.com; blog içeriklerini takip edebileceğiniz, dilerseniz kendi blog içeriklerinizi oluşturabileceğiniz bir kooperatif blog içerik platformudur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir