The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story

The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story

15 Temmuz 1997’de Gianni Versace, Miami sahilindeki görkemli malikanesinden ayrılıyor. Kahvesini içip sevdiği dergileri satın aldıktan sonra onlara göz gezdirirken – istisnasız bir şekilde uyguladığı ritüeli- eve geri dönüş yolunu tutuyor. Malikanenin kapısının hemen önünde olan tuhaf görünümlü şapkalı çocuk arkasından yaklaşıyor ve Versace’ye 2 el ateş ediyor. Mermilerin etkisiyle ölümcül yaralarla hastaneye kaldırılan Versace, tüm müdahelelere rağmen kurtarılamıyor, şaşaalı hayatına veda ediyor. Böylelikle kader Versace’yi bir manyakla karşı karşıya getirmiş oluyor. Çalışıp kendini geliştiren, zengin, şöhret sahibi ve başarılı insanlara olan kıskançlığı sebebiyle onlardan nefret edip, Gianni’yi küçümseyebilecek hatta ondan daha iyi biri olduğunu iddia edebilecek bir hasta olan  Cunanan için bu cinayet, ben senden daha güçlüyüm demek anlamına geliyor. İlerleyen bölümlerde yer yer markası için verdiği mücadeleyi seyrettiğimiz, şıklığa, kumaşa, kadınlara önem veren, üretmek ve daha çok üretmekle motive olan, en güzelini yaratmak isteyen, kendini kimseden üstün görmeyen, gay olmaktan pişman olmayan, bu durumu kamuoyuyla paylaşmak isteyen, devasa bir giyim markası sahibi Gianni Versace’nin ölümü önce Amerika’da, ardından memleketi İtalya’da ve sonunda tüm dünyada büyük bir kafa karışıklığı yaratıyor. Zengin, inanılmaz yetenekli ve gay olan Gianni’nin ölümü kimilerini üzerken kimilerinin umrunda bile olmuyor. Cinayeti işleyen Andrew Cunanan aslında o dönemin Amerikan toplumunun büyük bir bölümünü temsil ediyor. Cinayetten sonra sıcağı sıcağına ortaya konan açıklamalar ilk etapta spekülasyon zincirinden başka bir şey olmuyor. Cinayetin bir mafyanın işi olduğunu düşünenlerin yanı sıra, aşka kurban gittiğini söyleyenler de azımsanmayacak kadar kalabalık bir kesimi oluşturuyor. Ancak sonrasında görgü tanıklarının ifadeleri ile birlikte bütün bulutlar dağılıyor. Kamuoyu, daha önce de 4 kişiyi öldürmüş olup Amerika’da arananlar listesinde bulunan ancak dönemin şartlarından ötürü üstünde çok durulmayan ve aslında sürekli göz önünde, popüler olmak isteyen ve dolayısıyla kronik bir yalancıya dönüşen, üstüne kıskançlık ile körüklenen bir nefret eklenince yapamayacağı bir şey olmayan seri katil Andrew Cunanan isminde birleşiyor!

Kendini “Amerika’nın kötü şöhretli suç antolojisi” şeklinde tanımlayan ve bu eğilimle yola çıkan American Crime Story’nin 2. Sezonunda konusu olan Versace Suikasti , bir yandan Gianni Versace’nin kardeşi Donatella Versace (Penelope Cruz) ve hayat arkadaşı Antonio D’Amico (Ricky Martin) arasındaki ailevi ve duygusal bağı, aynı zamanda hareketli Miami sokaklarında avare bir şekilde dolaşan Gianni’nin katili Cunanan’ın psikolojik devinimlerini anlattığı ilk bölümle başlıyor. Ancak sonraki  bölümler cinayet sonrasını değil aksine cinayet öncesinde yaşanan olayları, Versace’nin içinde bulunduğu ve onu bu cinayetin kurbanı olmaya götüren durumları geriye doğru kronolojik bir şekilde işliyor. Anlatım tamamen katilin psikolojisine odaklanıyor. Cunanan’ın zincirleme bir şekilde nasıl Versace’ye kadar geldiğini, cinayete kadar yaşadıklarını ve yaşattıklarını anlatıyor. Hikayenin Gianni Versace yerine katili Andrew Cunanan’ın karakterine ve yaşamına odaklanıyor ve onun gözünden anlatılıyor olması anlatımı daha ilgi çekici ve özgün kılıyor. Bu durum; zaman zaman Cunanan’ın patolojik derecede hızlı yalan söyleyebilmesi ve ilk etapta geçmişinin çok fazla bilinmemesinden dolayı seyircinin hikâyeden kopmasına veya hikayedeki akışı yakalayamamasına sebep oluyor. Ancak herhangi bir sempati duygusu beslemeden Cunanan’ı algılayıp, anlayabilmek ve zihninin geçirdiği bütün psikolojik evreleri keşfetmek adına üzerinde gerçekten düşünülmüş ve başarıya ulaşmış bir tercih olduğu rahatlıkla söylenebiliyor. Seyirci önce kendini ‘rastgele’ diye tabir edebileceğimiz bir şekilde önüne geleni öldüren seri katil Andrew Cunanan’ı, ilerleyen bölümlerde yani geçmişinde kendisini soğukkanlı bir ölüm makinesine dönüştüren travmatik durumları gözlerken buluyor. İnsanlar Cunanan’ın Versace’yi hangi sebeple öldürdüğü, cinayet motivasyonunun ne olduğunu tartışırken American Crime Story, çizdiği seri katil imajıyla bir anlamda bu tartışmaya son noktayı koymaya çalışıyor. Andrew Cunanan’ı canlandıran Darren Criss ise rolünün ve yapılan yatırımın hakkını üzerinde çok hassas bir şekilde çalıştığı karakteri üst seviyede canlandırarak veriyor. Cunanan tutarsız duygu değişimlerini,  içinde bulunduğu psikolojik durumun evrelerini, kendisinin bile inandığı yalanları söylerken takındığı tavırların özellikle ruhsal ve tabii ki fiziksel yansımalarını izleyiciye inanılmaz bir yoğunluk ve gerçeklikle aktarıyor.

The Assassination of Gianni Versace, 90’ların Amerika’sının sosyokültürel bir haritasını da tüm incelikleriyle bizlere gösteriyor. Öncelikle Andrew Cunanan’ın Versace’den önce 4 kişiyi öldürüp yakalanmadan kolayca eyaletler arası yolculuk yapabilmesindeki rahatlık bize o dönemki emniyetin durumu hakkında bazı bilgiler veriyor. Cunanan seri cinayetlerine önce Jeffrey Trail ve David Mason ile başlıyor. Sonrasında eyaletler arası yolculuk yaparak zengin iş insanı Lee Miglin’i öldürüyor. Bu noktada Jeffrey ve David’in ölümünde polisin olaya yüzeysel yaklaşımından sonra Lee Miglin gibi zengin ve şöhret bir iş insanının öldürülmesiyle Cunanan’ın yakalanma süreci daha da ciddileşiyor. Versace’nin ölümüyle de Amerika’daki tüm kolluk kuvvetleri seferber oluyor ve Cunanan’ın izi sürülmeye çalışılıyor. Bu durum Cunanan’ın Miami’deki yakın arkadaşı Ronnie’nin sorgulandığı sahnede tüm detaylarıyla özetleniyor. Eşcinsel yönelime sahip kişiler gölgede yaşamak zorunda kalırken Jeffrey ve David’in ölmünün çok üzerine gidilmiyor ancak Gianni Versace gibi güçlü bir figür öldürüldüğünde eşcinsel olmasına rağmen olayın ciddiyeti öncelikle magazinsel boyutta, ardından siyasi hayatta ve dolayısıyla sosyal çevrede aniden kavranmaya ve irdelenmeye  başlanıyor. Dikkate değer olan bir diğer nokta ise kurbanlardan Jeffrey Trail ve Lee Miglin’in eşcinsel kimliklerinin keşfedilme sürecinde yatıyor. Gerçekten vatanına hizmet etmeyi seven bir asker olan Jeffrey Trail’in cinsel kimliğindeki durumu yer yer kendiyle tartışması , Lee Miglin’in karısından, evliliklerinden ve aşk hayatlarından sürekli ekranlar önünde bahsetmesi, iki karakterin de gölgelere çekilip farklı iki hayat yaşamasına sebep oluyor, o dönemki şartlar bunu gerektiriyor… Amerikan halkının, medyanın ve devletinin o dönemdeki LGBTİ+ bireylerini ne denli ötekileştirdiği bu seriyle bir kez daha net bir şekilde vurgulanıyor.

Zihinsel karmaşanın, geçmişin ve geleceğin, manevi değerleri koruma içgüdüsünün her an birbiriyle iç içe olduğu; Gianni’nin yakınlarının, özellikle kardeşi Donatella’nın ve sevgilisi Antonio’nun çevreleriyle, birbirleriyle hatta kendileriyle olan  sürekli ve duygusal çatışması şeffaflıkla gösteriliyor. Versace’yi kaybetmeyi bir türlü kabullenemeyip yer yer kontrolü kaybeden Donatella ve cenaze sonrası kendine artık dayanamayacığını söyleyip intihar eden Antonio’nun duygusal çöküşü, karamsarlığı ve  çaresizliği müthiş bir derinlikle tasvir ediliyor. Prenses Diana’nın da katıldığı Gianni’nin Milano’daki cenaze törenini katil  Andrew Cunanan televizyondan takip ediyor, Versace için dua ediyor ve kendini öldürüyor. Kalabalığın, bu büyük trajedinin etkisinin ve ağır üzüntünün olduğu cenazede geçen, akıllara kazınan ve Gianni’nin hayat felsefesi edinip günlük hayatında çok sık kullandığı alıntı ise Versace’nin çok büyük hayranı ve okuru olduğu Fyodor Dostoyevski’nin ‘Dünyayı güzellik kurtaracak’ cümlesi oluyor.

Author: Oğuzhan Sarıbülbül

1 thought on “The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir